Anasayfa / Anı / Yeniyetmelik
Yeniyetmelik

Yeniyetmelik

Bu yazı “Hayır Geleneği” adlı yazının devamı niteliğindedir.

Küçük kızın yaşamında, dedektif hikayeleri de bir gün geldi çekiciliğini yitirdi.

Ve kitaplar başladı.

Eski, yeni, ucuz, pahalı lime lime ama hep sevgili kitaplar şıngır, mıngır geldiler. Ve bir daha onu terk edip gitmediler. Sadık bir sevgili gibiydiler. Mutluluk ve yaşam coşkusu verip, karşılığında tek bir şey istemediler.

Özenle yarattığı bu kalabalık ve sessiz dünya mutlu olmasını sağladı sağlamasına, öte yandan ne yazık ki fiziksel yalnızlığının kendince kabulü ve onaylanışı oldu.

Yıllar ona da yeni insanlar, yeni deneyim ve bilgiler, yeni mekanlar, daha önce yaşanmamış sevgiler getirdi. Ama O, ne erdemini öğrendiği yalnızlığı, ne de kendine özgü yaşam stilini terk edebildi.

İlkokul başarıyla tamamlanmıştı. Hatta, diğer okul birincileriyle beraber ödül bile aldı. İçi kadife kaplı siyah bir pergel kutusu. Bu ilk armağanını, kent kodamanlarının birinin elinden alırken tir tir titriyordu.

Ortaokula başlamak heyecan vericiydi. Yeni dönemi yaşamakta o kadar sabırsızdı ki, kayıtların başladığı gün babasının karşısına dikildi. Evrakı tamamdı, sıra babanın elinden tutup kayıt için o görkemli Koca Mektep’e gitmekteydi. Adet böyleydi. Çocuklar kayıta baba, ağabey ya da becerikli bir yakınlarıyla giderlerdi. Oysa onun babasının buna vakti yoktu. Koskoca kızdı. Kendi işini görmeyi öğrenmesi gerekiyordu. Öyle oldu.

Ortaokulda yabancı dil öğrenimi başlardı ve Fransızca en çok istenen yabancı dildi. Henüz “Marshall Planı”, “Barış Gönüllüsü”, “Amerikan Yardımı” gibi kavramlar bilinmiyordu. Bu yüzden İngilizcenin popülaritesi sıfırdı. Güçlü bir kişinin eşliğinde kayda gelen çocuklar, kendi seçimlerini yapıyorlar ve doğal olarak Fransızcayı seçiyorlardı. Ona hangi yabancı dili öğrenmek istediği sorulmadı bile. Asık suratlı katip “1-A İngilizce” dedi ve defteri kapattı. Çok üzüldü, yapacak bir şey de yoktu. Bu üzüntü garip bir şekilde O’nda İngilizceye karşı kızgınlıkla karışık bir merak uyandırdı.

Başına gelen olaylarda, onların, hakkında hayırlı mı hayırsız mı olacağını anlamak için, kendine biraz zaman tanıması gerektiğini henüz öğrenmemişti. Zira, kaderin bir kinayesi olarak İngilizceyi öğrenmek zorunda kalışı O’nun önünde açılan bambaşka bir dünyanın kapısı oldu.

**

Çocukluktan gençliğe geçişin sancılı döneminde, her duygu abartılıdır. Mutluluk, mutsuzluk, sevgi ve sevgisizlik, korku, panik, sevinç, hüzün, her şey yoğun yaşanır. Yaşama damga vuran, kendi oluşturduğumuz kimi yargılar, bu dönemde zihnimize yerleşir.

Örneğin, esmer, sarışın, uzun, kısa, güzel hatlı, sıradan oluş çevrenin de olumlu ya da olumsuz etkisiyle çocuğun kortexinde silinmez kayıtlara dönüşür. Bu yüzden, yeni yetmelik dönemi ana, baba ve yakın çevrenin özen göstermesi gereken bir evredir.

**

Küçükken sarı saçlı, ela gözlü çok sevimli bir çocuktu. Büyüdükçe saç rengi koyulaştı, gür, dümdüz, hiçbir kısıtlama kabul etmeyen, başına buyruk saçını ehlileştirmek, birazcık dalgalandırmak için çok uğraştı. Başarısız oldu. Yeşil çizgili ela gözleri, biçimli minik burnu ve ağzı, oranları düzgün vücut yapısı vardı. Yaşına göre uzun boyluydu. Uzun boy pek avantaj sayılmazdı. Hatta bir tür kusur bile sayılabilirdi. Uzun boylu çocuklar, sınıfta en arka sırada oturur, giysileri hemen kısaldığı için dikiş payları açılarak uzatılan etekler hiç hoş görünmezdi. Ayrıca “Gökten yıldız mı toplayacaksın?”, “Oralarda hava nasıl?” sorularına maruz kalır, bu esprilerin yarattığı kahkahalar canını acıtırdı.

İnsan hayatında, kıyamet bir kez kopmaz. Hepimiz değişik zamanlarda ufaklı, büyüklü kıyametler yaşar ve onların yarattıkları sarsıntının izlerini yıllarca silmeye çalışırız.

Onun hatırladığı ilk kıyameti, süt ninesinin köyündeki yaşamına dönmeye karar verip “goca düvesi”ni terk etmesiydi. (Köy insanı, kız çocuklarını “goca düvem”, oğlan çocuklarını “goca danam” diye sever.)

İkinci kişisel kıyametini ise işte o gençliğe geçiş günlerinden birinde yaşadı. Hoş bir çocuktu. Akıllı, çalışkan ve terbiyeliydi. Özür dilemesini, teşekkür etmesini bilirdi. Her gereksinimi koşulların el verdiği ölçüde karşılanmakta ve usulü neyse öyle sevilmekteydi. Eh, mutlu bir çocuktu yani.

Kendinin bile tanımadığı yüzünü gördüğü güne kadar! Herkesin olduğu gibi onun da bilmediği yüzü, hatta yüzleri vardı. Olaylar, gündemde olmayan bu suratları aniden karşımıza çıkarır, a a bu ben miyim diye şaşar kalırız. O, bilmediği ruhsal yüzlerinden birini değil, o güne kadar hiç tanımadığı fiziksel yüzünün bir boyutunu gördü. Duyduğu şaşkınlık ve üzüntüyü yıllar yılı taşıdı.

**

Eski evler, möble ve aksesuarla tıklım tıklım dolu olmaz, yalın bir düzen gösterirdi. Evlerinin misafir odasında yerde kırmızı göbekli bir halı, portatif denilen kıvrılabilen cinsten bir küçük kanepe, iki koltuk, kenarda dört iskemle ve bir masa. Terasa bakan pencereler arasında, diğer bütün eşyalar gibi masif ceviz, küçük bir konsol dururdu. Kalın, ceviz çerçeveli kristal bir aynayla tamamlanan konsolun üstüne beyaz bir dantel örtü serilir, iki küçük porselen bibloyla süsleme tamamlanırdı. Biblolar besbelli yabancı malıydı. Birinde abartılı büyüklükte ayakkabıları olan, oltasında büyük bir balık sallanan, kaba saba bir adam vardı. Bu tip, annenin anlattığı “Tamburinin Pabuçları” isimli masalın kahramanını simgelerdi. Diğer biblo şapkasını tutarak selam veren, şapkasında, gömleğinde, şık ayakkabılarında fiyonklar olan kibar bir erkekti. İsmi “Paul” olmalıydı. Hani, şu, “Paul ve Virginie” deki Paul. Çocuk, onların yaşadığı, o zaman ismini bile bilmediği adaya gider, balıkçıyla konuşur, ahbaplık ederdi. Yani, iki biblo da yakın dostlarıydı, sanal gezilerinin yol arkadaşlarıydı.

Sözü edilen konsolun önüne, bir iskemle çekerek tuvalet masası gibi kullanabilirdiniz. Üst kısımdaki iki çekmeceden gelen hafif kolonya ve pudra kokusu içinizi rahatlatırdı. Böyle sıradan bir möblenin ayrıntılı olarak betimlenmesine bir anlam verilmeyebilir. Oysa, çocuğun o gün yaşadığı dramın tek suskun tanığıdır emektar konsol..

Oralarda bahar erken gelir. Soğuk, rüzgarlı bir gecenin ardından sabah bir uyanırsınız bahar çıkagelmiş. Ağaçlar, hiç yaygara etmeden aniden yemyeşil oluverir, leylaklar ve şakayıklar güneşi selamlamaya dünden hazırdır. Erikler, kayısılar sessiz bir telaş içinde çiçeğe durur. Bir bakarsınız siz de yeniden doğmuşsunuz. Yeni ümitler, yeni sevgiler, yeni sürprizler kısaca yepyeni bir yaşam önünüzde el pençe divan durmaktadır.

İşte böyle bir bahar günü, hızla gençliğe yürümekte olan küçük kız, sebepsiz bir heyecanla konsolun önüne oturur. İsyankar saçını uysallaştırmaya uğraşır. Aklına saçının arkasına da bakması gerektiği gelir, eline bir ayna alıp merakını giderecektir ki! Aman Tanrım! O güne kadar başına hiç gelmeyen bir şekilde kulakları uğuldar, kalbinin atışları değişir. Aynada gördüğü profil, onun aşina olduğu yüzü değildir. Bir “ben” dediği yüze, bir de aynadaki görüntüye bakar. İçinde çığlıklar kopar. “Çirkinim” yargısı acımasızca zihnine yerleşir. Daha 12 yaşındadır. Ölesiye üzgün ve şaşkındır.

Birden aklına, onu kimsenin “güzel kızım” diye sevmediği gelir. Babanın: “Güzellik ve zenginlik geçicidir. Güvenilecek tek şey öğrendiklerindir.” önerisi, içinde bağırıp duran “Çirkinim” çığlığıyla birleşir. Egosu onulmaz bir şekilde yaralanır.

Birisiyle içinde yaşadığı bu krizi paylaşabilse, biri ona “Deli misin? Sen, birçok güzellikleri olan akıllı bir çocuksun. Hiçte çirkin değilsin.” deseydi, “Gülümse, gamzelerinle çok tatlı görünüyorsun.” diye kucaklasaydı… İçinde kopan fırtınadan kimseye bahsetmedi. Yani, kimseyi yaşadığı dramı paylaşacak kadar kendine yakın hissetmedi.

Asıl dram da buydu!

Zaman geçti, içini yakan korlar küllendi ama tümüyle sönüp kaybolmadı.

Küçükken bir kelebek ya da uç uç böceği yakaladığında, avuçlarını birleştirerek oluşturduğu yuvacıkta onları biraz tutup seyreder, gıdıklayan çırpınışlarını hissederdi. Çarçabuk avuçlarını açıp “Azat mezat, yarın ahirette beni gözet.” der, özgürlük şaşkını tutsakları ancak üfleyerek uçurabilirdi.

Yıllar yılı, o acımasız yargıdan ruhunu azat edeceği ve kendinin de kelebekler gibi özgür olacağı günü bekledi. O gün bir türlü gelmek bilmedi. Böyle şifa verici günlerin kendiliğinden gelmediğini, bunun için özel bilgi, deneyim ve emeğe gerek olduğunu öğrendi. Bir de “zaman” diye bir umar vardı. En iyi şifacı oydu. Lütfunu kimseden esirgemez, cömertçe sunardı. Her şeyin bedeli vardır denir ya, zamanın sağladığı şifanın bedeli “sabır”dı. Ve bütün çocuklar gibi, o da sabrın ne olduğunu henüz öğrenmemişti…

Genç Kız Olmak” başlıklı yazı bu öykünün devamı niteliğindedir.

Hakkında Sevim Erciyes Akalın

Farkettirmeden öğretmeye, hissettirerek sevmeye devam ediyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Scroll To Top