Anasayfa / Anı / Komşu Dede
Komşu Dede

Komşu Dede

Bu yazı “Büyümek” adlı yazının devamı niteliğindedir.

Erik kokulu günlerin bellekten silinmeyen bir de komşu dedesi vardı.

En belirgin özelliği, yüzünü çevreleyen bembeyaz, gür sakalıydı. Başında daima rengi anlaşılamayan bir takke olduğundan saçı var mı yok mu belli değildi.

Siyah çuha pantolonu, kat kat mintan ve örgü yelekler üstüne giydiği “saka” denilen yine siyah çuha paltosu, ayağında yaz kış çıkmayan el örgüsü yün çorapları, hep bol gibi duran mest ve lastiği ile çocukluk dünyasının sayılı kahramanlarından biriydi.

İsminin ne olduğu bilinmez, yetişkinler onu hacı dayı diye çağırırlardı.

Onun komşu dedesiydi. Sık sık yaptığı ziyaretlerde, bahçedeki çeşmenin başında kahve içmeyi severdi. Kahveyi büyükler hazırlar ama kahve eşliğinde verilmesi adet olan suyu çocuktan isterdi. Suyu billurdan değil nineden, dededen kalma, üstüne ayet kazınmış hacı tasından içmek isterdi. Tası elinde sihirbazın kristal küresi gibi evirir çevirir, dua ederek dudaklarına götürür, suyu ab-ı hayat imiş gibi saygıyla içerdi.

Hacı tası ona ülkenin ırak köşelerinde yedi yıl boyunca yaşadığı askerlik macerasını hatırlatır, masal anlatır gibi söze başlardı.

O öykülerdeki buruk lezzet! Gülü çimen olan Yemen’de çekilen çileleri, İngilizlere esir oluşlarını anlattıkça küçük kız duygulanırdı. Dedenin acılarını belki hafifletir diye ihtiyarlık ve güneş lekelerinin kapladığı nasırlı tombul ellerini öperdi. O “üzülme hanım gızım, her musibet peşinden bir hayrı sürükler getirir.” diye saçını okşardı. Çocuk, musibeti, onun sürüklediği neyse anlamaz, ama, dedenin elinden yayılan teselliyi hisseder, ağlamaktan vazgeçerdi.

Bahçıvandı komşu dede.

Kocaman kanatlı tahta kapısı ve şehir surları gibi görünen yüksek kerpiç duvarları ile çevrili evi kendisi gibi giz doluydu. Koca kapıdan girince masallardaki kırk birinci kapıdan geçmiş gibi ürperen küçük kız olağan üstü bir şeylerin olmasını beklerdi. Oysa girilen yer, cennet bahçesi filan değil basbayağı bir bahçeydi. Gelişi güzel dikilmiş meyve ağaçları, aralara ekilen sebze bölümleriyle bildiğimiz bahçelerden. Ama olsun, bir çocuk için uçsuz bucaksız görünür, ta uzaklarda, sonsuzluğun başladığı yerde belki de peri padişahının kızı yaşardı.

Bu masalı bozmamak için bahçenin ucuna hiç gitmezdi. Hep koca kapıya yakın oyalanır, aslında perilerin kendisini kaçırmasından korkardı.

Doğanın dayanılmaz güzelliğini, o bahçedeki bezelye çiçekleriyle fark etti. Minik, zarif, güzel renkli bezelye çiçekleri, erik, kayısı, şeftali baharları, güller, leylaklar, hanımelleri, şakayıklar… Hepsi onu heyecanlandırır, hafifçe başı döner, sarhoş gibi olurdu. Mısırlar olgunlaşıp püskülleri oluşunca artık arkadaşlık edebilecek kadar büyüdüklerine inanır, püskülleri iki örük yapıp her birine güzel isimler takardı. Onlar, yalnızlığını, korkularını, anlattığı dostlarıydı.

Komşu dede, Arabistan’da İngilizlere esir düştüğünde bir yolunu bulup hac farizasını yerine getirmişti. Dini bütün bir müslümandı.

Güne erken başlar, erken bitirirdi. Gün doğarken, alçak damlı evlerden çıkan sığırlar bir yolda buluşur yakındaki yemyeşil çayırlarda yayılmaya götürülürdü. Gezek çıktıktan sonra(sığırların bu gezilerine “gezek” denir.) hacı dede, eline sapı kırılmış bir kürek ve yalnız çomağı kalmış çirkin bir süpürge alır ve sığırların arkasından bahçesine gerekli gübreyi derler, yamuk yumuk bir kovada evine taşırdı. Her sabah yapardı bu işi. Hem de çok saygın bir iş yapmanın onuruyla.

Cimriydi cimri olmasına. Yüz paralık ekmek ayvası almaya gitseniz, ayvaların en yamru yumrularını seçer, tüylerini sakasının koluna silerek parlatır, güya insanı kandırırdı. Karısı, suratsızlık ve cimrilik yönünden hacı dededen daha beterdi. Zaten garip bir kadındı. Bir kere çok uzundu. Elleri, ayakları uzundu. Yüzü yaz kış, güneş altında, yağmurda, rüzgarda çalışmaktan kararmış, kırışmıştı. Göz uçlarındaki derin çizgiler gülüyormuş izlenimi verir ama gözlerine baktığınızda onun hayatta pek gülmediğini düşünürdünüz.

Her tarafı sanki kurumuş bu kadın o güzelim kızı doğurmuş anadan çok, evde kalmış birine benzerdi. Sanki kadınlığını yitirmiş, içi boşaltılmıştı. Kim işlemişti bu günahı acaba? Annenin yüreğindeki sıcaklığı, yüzündeki gülümsemeyi, yaşama sevincini kim çıkarıp atmıştı? Onca görmüş geçirmiş, İngilizlere esir bile olmuş hacı dede, böyle bir kadınla nasıl yaşamıştı.

Çocukluğun sonsuz, sıcacık yazları… Yeni sulanmış toprak kokusunun doldurduğu havada seçilen ekşi kokulu pofta güllerin, miski zambakların baygın rayihaları, bunlara karışan korkular, özlemler, sözcüklere dökülemeyen sevgiler, küçük sevinçler, kocaman üzüntüler…

Hava serinleyip akşam geliyorum deyince irime bakan tentene perdeli pencerelerden bir ses yankılanırdı.

Tıkır da tıkır,

Tıkır da tıkır.

Ailenin tek evladı, o güzel kızın ayaklı Singer makinasıdır bu. Kapkara demirden, önünde deniz kabuğu ve nazar boncuğu asılı dikiş makinası. Yalnız çocuklar, nasıl püsküllerini ördükleri mısırlardan arkadaş edinirse, güzel kız da onulmaz kederinden o makinaya sığınırdı.

Güzeldi. Uzun bir boynu, uzun siyah ve sürmeli gözleri, belini döven iki kol gibi örük yapılmış kumral saçları, ince, ama çok ince vücuduyla cennet bahçesinde, havuz başındaki hamakta uyuyan peri kızı gibiydi.

Daha genç kızlığa adım atarken pek çok talibi çıktı. Adaylar arasından namazında niyazında bir esnaf seçildi. Kız boynunu büktü, kaderini kabullendi. Evlendiler “Allah mesut bahtiyar etsin.” diye kutlandılar. Ne o, ne de kocası nasıl mutlu olunacağını herhalde bilmiyorlardı. Bilmediler.

Doğa gereği bir çocukları oldu. Oysa, güzel anne kendi bir çocuk kadındı. Bünyesi mutsuzluğunu algıladı ve bundan etkilendi. İncecik vücudu büsbütün inceldi, güzel gözleri büyüdükçe büyüdü. Halsizdi. Kırgındı.

Kocası artık onu istemiyordu. Güzel kadın ince hastalığa tutulmuştu. Bu hastalık bir kabahatti ve boşanma sebebi sayıldı.

Baba evine döndü.

Beyaz iş yapardı ayaklı Singer makinasında. Ana, baba, tek çocuklarının tahtını yapmış bahtını yapamamışlardı. O da kara yazgısını beyaz patiskalara işledi durdu.

Tıkır da tıkır,

Tıkır da tıkır.

Hacı dedenin karısını kurutan, içi boş bir korkuluğa döndüren herhalde bu tıkırtıydı…

Cumhuriyet Çocukları” başlıklı yazı bu öykünün devamı niteliğindedir.

Hakkında Sevim Erciyes Akalın

Farkettirmeden öğretmeye, hissettirerek sevmeye devam ediyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Scroll To Top