Anasayfa / Anı / Kara Abla
Kara Abla

Kara Abla

Bu yazı “Beyaz Abla” adlı yazının devamı niteliğindedir.

Bebeklikten beri birlikte ağlayıp, birlikte güldüğü, büyüyüp genç kız olduklarında gelecek günler için birlikte hayaller kurduğu kardeşi evlenip evine gidince arap süt kardeş kendini yalnızlığın acımasız etkisine bırakıvermişti.

O farklıydı. Farklıysanız yalnızsınızdır. O da çok yalnızdı, giderek daha alıngan, yüzü gülmeyen, huysuz biri olup çıktı. Hanım anne ve bey baba ikinci güzel kızlarının mutsuzluğunu yok edebilmek, kardeşi gibi onu da hayırlısı ile evlendirebilmek için kolları sıvadılar. Ama bu iş biraz değil, çok zordu. Olsun. Allah isterse ona da uygun bir eş nasılsa bulunurdu. Allah kerimdi. Sevgili Mahi! Herkes gibi onun da hayatı bir romandı.

Gerçek babası tatar Mercan diye anılan, Afrika’dan getirilip batı ve güneydoğunun sıcak bölgelerine yerleştirilmiş göçmenlerdendi. Tatar Mercan at sırtında, genelde, yıllar yılı süren askerlikle ülkenin uzak köşelerine gidenlerin asker mektuplarını ve resmi evrakı adreslerine ulaştırırdı. Tatar zaten postacı anlamındaydı. Mercan yine aynı göçmenlerden genç bir hanımla evliydi. Kendi yağlarıyla kavrulan, herkesçe sevilen komşulardı. Bazen mahallenin saygı kurallarını henüz öğrenmemiş çocukları sokakta peşlerine takılır, kıkırdaşırlardı. Yağmurlu günlerde evlerinin önünden geçerken:

Yağmur yağıyor.
Seller akıyor.
Arap kızı camdan bakıyor.

Tekerlemesini avazları çıktığı kadar bağırarak söylerlerdi. Mercan ile Mahinur bunlara alışmışlardı. Olgun davranır, yaramazları büsbütün kışkırtacak bir şey yapmazlardı.

Zaman geçerken birbirini seven karı kocaya çok değerli bir armağan sundu. Güzeller güzeli kızları Mahi! Böylece aile tamamlandı, evlat sevinci ana babayı mutlandırdı.

Ne yazık ki hayatta mutluluklar da, mutsuzluklar gibi sürekli değildir. Yaşam çizgisinde bir kopukluk olur. Ve beklenmedik bir anda birinin defteri dürülüverir.

“Defteri dürülmek” yörede sık kullanılan ilginç bir değimdir. Her insanın iyi ve kötü eylemlerinin, sevap ve günahlarının kaydedildiği sanal bir defterin işlevini yitirmesi, defterin dürülüp bir arşive kaldırılması sonucunu doğurur. Bu, bir ölümlünün dünya işlerinden yakasını sıyırdığı başka bir alemde, başka bir yaşama geçişi demektir.

Siyahi tatar mercan da kendisine lütfedilen sayıda nefes alıp yaşam süresini tamamlamış, sevgili karısına ve güzel bebeğine doyamadan o bilinmeyen aleme geçişi yapmıştı.

Mahi ve annesi babasız bir evin yoksunluğunda yapayalnız kaldılar. O zamanlar komşuluk çok köklü bir kurumdu. Komşular hısım akrabadan bile ötedirler. Mahinur ve bebeğine komşuları sahip çıktılar. Allah’tan oturdukları kira evinin karşısındaki konakta yeni doğmuş bir bebek için Mahinur ve Mahi bir tanrı lütfudur.

Karşı evin hanımı çok genç ve narin bünyeli olduğundan bebeğine süt vermesi sakıncalıdır. Böylece Mahi’nin annesi iki küçük kızı büyütmek için karşı eve taşınır.

Tıp biliminin hızı 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde şimdi olduğu gibi zamanla yarışmıyor, iletişimin zorluğundan yapılan yeni buluşlar da ülkeye ulaşamıyordu. Anadolu’da bilinen ilaçlar, sadece kinin, yaralanmalarda kullanılan mikrop öldürücü tentürdiyot ve oksijenli su çıbanlarda etkili kara merhem denen pomattı. Sivrisinek belasından hemen herkes sıtmalıydı. Sıtmanın tek ilacı da beyaz veya turkuaz renkli küçük tabletler şeklinde içilen zehir gibi acı kinindi. Kinin, ateş düşürücü olarak kullanıldığında rakı içinde eritilip eklemlerin bu eriyikle ovulması gerekirdi.

Bu yoksunluk ortamında bir çok hastalığa bilimsel tanı bile konulamaz, insanlar gerekli tedaviyi göremeden göçüp giderlerdi. İki küçük kızı emzirip büyüten Mahi’nin annesi de tanımlanamayan bir hastalıkla yatağa düştü. Önerilen bütün çareler sonuç vermedi ve Mahinur kısa bir süre içinde ölüp gitti.

Mahi büsbütün yalnız kalmış olmasına rağmen daima evlat muamelesi gördüğünden durumunun farkında değilmiş gibi davranıyordu. Belki hissettirmeden ana babasızlığı, yaşı ilerledikçe içine oturan farklı oluşun onmayan yarasını sır gibi saklamıştı.

Mahi’nin annesinin hemen ardından evin sevgi dolu babası da vereme kurban verilince ortam iki küçük kızın anlamayacağı kadar keder yüklü, bir o kadar da karışıktı.

En trajik olaylar bile zamanın akışını durduramaz. Zaman her şeyi olduğu gibi olayları da yıpratır ve gündemden yavaş yavaş düşürür. Bu nedenle biri beyaz biri siyah iki küçük kız bu sürede ailede bir anlamda zorunlu olarak gerçekleşen değişimin farkında mıydılar bilinmez.

Aylar sonra bir gün onlara: “bakın, kızlar bey babanız geldi.” Diye tanıtılan iri yarı genç adama kuşkulu gözlerle bakıp birbirlerine sokulmuşlardı. Ama onun elinden çekinerek aldıkları horoz şekerleri daha ilginç bulduklarından bey baba ile pek fazla ilgilenmemişlerdi.

Bir kaç yıl daha geçti. Okula gitmekten hoşlanmayan kızlar zorunlu şeyleri öğrendiler. Dikiş, nakış, örgü, yemek gibi bilgilerle donatıldılar. Zaten o günlerde kızların okuması o denli önemli değildi.

Bir gün ev bir çocuk viyaklamasıyla yankılandı. Kızların erkek kardeşleri olmuş, büyüklerin ilgisi ve sevgisi bu minik oğlana kaymıştı.

Mahi ve süt kardeşi sessizce büyüdüler. Gelinlik çağına girip giyinip süslenmeye başladılar. Süslenmek, saç kesimi ve şekil verilmesiyle başlardı. Çocukken saç kesimi işini büyükler bir şekilde hallederler fakat büyüyünce berbere ihtiyaç vardır. Hanımlar ve genç kızlar için kadın berberi dükkanları henüz açılmadığından güven duyulan bir berber eve çağrılırdı. Bir gün eve gelen berber kızlara günün modası kâhkül kesecekti. Mahi de kardeşi gibi kâhkül istemekteydi. Berberin önüne oturtuldu. Ancak berber güç durumdaydı. Mahi’nin saçı kıvırcık yünden örülmüş bir bere gibi kafasına yapışıktı. Berber bir tutam saç çekiyor, saç uzuyor bıraktığı anda şıp diye tekrar başına yapışıyordu. Berber kıza hissettirmeden neresini keseyim, ne yapayım anlamında komik hareketler yapmaya başladı. Kontrol amacıyla orada bulunan ev halkı kahkahalarla gülmemek için kaçıştılar. Berber makasını birkaç kez şaklattı, saçını tarar gibi yaptı fakat Mahi’ye kâhkül kesilemedi. Mahi küstü. Mahicik zaten küsügendir. Bu güzel sözcük onun davranış biçimini tam olarak betimler. Mahi başkalığının farkında olduğundan daha alıngandır. Bir kez suratını astı mı barışması epey zaman alır, yalvarma ve ödül gerektirir.

Süt kardeşinin kısmetleri çıkmaya başlamıştır. Görücülere kahve ve lokum ikramını iki genç kız birlikte yaparlar. Yaz günü ise ikrama billur bardaklarla sunulan vişne veya kızılcık şurubu da eklenir. Nadiren İstanbul’dan bir yakın bembeyaz Hacıbekir kutusu armağan getirdiğinde en üste serpiştirilmiş çikolata ve fondanların ikram edilmesi düşünülemez. Fakat Anadolu kadını beceriklidir. Kendi buluşlarıyla yarattıkları meyve şekerlemeleri, Hacıbekir’in fondanlarından bile daha güzel görünümlü ve sağlıklıdır.

Yeşil kısmı soyulmuş kalın karpuz kabuğu, balkabağı, turunç kabuğu sönmemiş kirecin su içinde çözünmesiyle oluşan eriyikte birkaç saat bekletilip tertemiz yıkanır. Uygun ölçüde şeker ve su ile kaynatılarak reçel yapılır. Karamelize olan tanecikler soğuduğunda saydam ve harika meyve şekerlemelerine dönüşür. Bu şekerlemeler özel renkli, kristal hokkalara konur minik çatallarla takdim edilen ev yapımı fondanlara dönüşür.

Görücü ziyaretleri nihayet sonuç vermiş, beyaz kız için bir aday uygun bulunmuştur. Evlilik sürüncemede kalmadan gerçekleşmiş yeni evliler kendi ailelerini kurmuşlardır.

Mahi! Mahi de evlenmek istemektedir. Hele kardeşi gittikten sonra! Sorun onu alacak damadı bulmaktır. Bu da oldukça uzak bir hayaldir.

Hayaller de bir gün gerçekleşebilir.

Garip bir şekilde kader ağlarını örmeye başlamış, Mahi’nin duaları kabul edilmiştir.

Şehre Arabistan’dan kaçak bir küçük grup erkek gelmiştir. Kimliklerini, geliş sebeplerini kimse bilmemektedir. Sonradan güvenlik güçlerinden sızan haberler onların siyasi ayrılıkçılar olduklarını, aslında ülkelerinde iyi ve saygın ailelere mensup oldukları gerçeğini ortaya çıkarmıştır.

Beybaba görevi gereği kaçaklarla tanışmış, onlardan beyaz Arap olan bir genç adamı kızına damat adayı olarak gözüne kestirmiştir. Hemen harekete geçip, niyetini belli etmeden genç Arap’a geçimini sağlayacak bir iş imkanı yaratmaya çalışmış. Arap, adı bilinmediğinden Hacı diye anılıyor, davranışlarıyla güvenilir bir izlenim veriyormuş.

“Bir arap en iyi ne yapabilir?” diye düşünmüş beybaba. Aklına gelen işlerin hiç biri uygun görülmüyormuş. Nihayet cevap bulunmuş. “Bir arap en iyi ezan okuyabilir.” düşüncesi bir şimşek gibi çakmış kafasında. Ancak tam da o günlerde ezanın artık Arapça değil, Türkçe okunması yasalaşmış. “Olsun” demiş beybaba. Umudunu yitirmemiş. Hacı’ya ezanın Türkçe okunuşunu ve okunacak makamı öğretiriz diye düşünmüş.

Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrı’dan başka yoktur tapacak…

Hacı’ya bu sözleri okuyup ezberlemesi için bir hafta süre tanınmış. Bir hafta sonra sınav jürisi belediyede toplanmış. Temiz pak giyimli, abartılı hürmetkar Hacı, jüri karşısına çıkmış. Hacı ciddiyetle elini kulağının arkasına dayayıp başlamış okumaya.

“Tungurludur, tungurlu. Tungurludur, tungurlu.” Diye binayı gür sesiyle inletince jüri üyeleri kahkahalarını daha fazla tutamamışlar.

Böylece müezzinlik sınavı başarısızlıkla sonuçlanmış. Hacı üzgün, beybaba daha üzgün yeni olasılıklar peşine düşmüşler.

Sonuçta Hacı’nın hiç de pratik bir insan olmadığı, ülkesinde hayatının hiç bir döneminde para kazanmak derdi duymadığı anlaşılmış. Ona, bedenini hiç yormadığı gibi hoşuna giden bir iş bulmaya çalışmışlar. Nihayet Hacı’nın da onay verdiği bir çözüm bulunmuş. Beybaba ön ayak olmuş. Ortada iki kapağı bulunan cam bir sepet ve üstüne konacağı kıvrılabilir yüksekçe bir altlık yaptırılmış. Hacı bu sepette içi boş yani beze, kurabiye, çörek gibi ev yapımı atıştırmalıklar satacakmış. Düşünülüp iyi satış için en uygun mekanların okul önleri olduğuna karar verilmiş ve tezgah kurulmuş.

Beybabanın umut etmemesine rağmen bu uğraş tutmuş. Hacı giderek 3-5 kuruş kazanmaya başlamış. Zamanla sattığı yiyecekleri, kendi yapmayı öğrenmiş ve “içi boşçu Hacı” diye ünlenmiş.

Ailenin eli daima üstlerinde olmak koşuluyla, Hacı ile Mahi’nin evlenebilmesi için gerekli hazırlıklar başlanmış. Mütevazı evceğizleri imkanlar elverdiğince döşenmiş. Mahi’nin çeyizi tamamlanmış. Gelinlik ve damatlık dikilmiş ve güzel bir yaz günü, kuşluk vakti Hacı ile Mahi’nin nikahları kıyılmış.

Geleneklere göre gelin ve damat faytonla uzunca bir şehir turuna çıkmışlar. Önlerinde davul zurna takımı taşıyan başka bir fayton, arkalarında akraba ve eş dostun tıklım tıklım doldurduğu diğer faytonlar çalgı çığırgı içinde turu tamamlamışlar.

Ertesi gün yeni gelin giyinip süslenmiş, baba evinde yüksekçe bir iskemleye oturup gelen ziyaretçilerin kendisini seyretmelerine sabırla tahammül etmiş. Sonradan anlatılırdı. Neredeyse bütün şehir arap gelini görmek için yakınlardan, uzaklardan ulam ulam gelmişler. Mahi korkuyla karışık bir umutla taht misali iskemlede otururken, bembeyaz gelinlik ve duvakla büsbütün koyulaşan teni, beyazları bol patlak kara gözleri, muntazam burnu ve dişleriyle çok güzelmiş. Duvak altında kalan kıvır kıvır saçlarına şekil verilmiş. Süt kardeşi onu hazırlarken yanaklarına biraz allık, dudaklarına ruj sürdüğünden kendini peri kızı gibi hissediyormuş.

Arap gelinin ziyeretçileri günlerce devam etmiş. Nihayet kocasıyla, iki göz, fakir ama kendi yuvaları olan evlerine dualarla yollanmışlar. Onlar ermiş muradına!

Doğa gereğini sorunsuzca yerine getirmiş ve mutlu çiftin önce bir oğulları onun arkasından bir kızları olmuş.

Oğlan annesinin ırkının bütün özelliklerini taşıyormuş. Sivri bir kafası, beyazları yoğun, parlak ve daima içi gülen, kocaman gözleri varmış. Ağzı büyük olduğundan sıra sıra bembeyaz dişleri gülümsemesini aydınlatırmış. Boynu, kol ve bacakları incecik ve uzunmuş. Gözlerinden yayılan enerjisiyle karşısındakine ilettiği sevgi ve neşe onun fiziksel görünümünü önemsiz kılarmış. Bazı durumlarda farklılıklara karşı çok acımasız olan çocuklar bile onu sever ve arkadaşlığından hoşlanırlarmış.

Kızı doğduğunda Mahi dünyanın en mutlu annesiymiş. Çünkü kızı beyaz arap olan babaya çekmiş, minicik ağzı, burnu ve dalgalı saçları olan bir güzellikmiş. Kızına “Güngör” ismini koymakta ısrar etmiş Mahi. Bu ısrarı mutlu görünüşüne ve hiç yakınmamasına rağmen kendinin pek de gün görmediğinin gizli bir itirafıymış. Mahi kızını okutacak kızının hayatında ve onun yarattığı dünyada kendini tekrar yaşatacakmış.

Nitekim öyle olmuş. Çocukları Mahi’ye ahir ömründe ekonomik rahatlık, sevgi dolu aileler ve güzel torunlar armağan etmişler. Güngör ve ağabeyi büyürken aile müşterek amaçlarla daha bir sağlamlaşmış. Kolayca iş bulabildikleri bir ilçeye göçmüşler. Her evden durmadan çalışan el tezgahlarının tek düze tıkırtısının duyulduğu bu bölgede onlar da çıkrıkta iplik sarararak çocuklarının büyümesini, okula gidişlerini izliyorlarmış. Yeni dostlar edinmişler, yöreye kendilerini kabul ettirmişler.

Hacı hem mutlu hem de yaşama sanki küskünmüş. Yalnız kendisinin bildiği eski yaşamındaki dramlardan, yabancı bir ülkede çektiği geçim sıkıntısından yorgunmuş. Hastalanmış. Şehirdeki doktorlar fiziksel bir derdi olmadığını, muhtemelen “daussıla” yani sıla hasreti çektiğini söylemişler. Bu yüzden, bir gün yatmış ve yaşamaktan vazgeçmiş. Hiç bir şey söylemeden çok sevdiği evlatlarını, vefakar karısını bırakıp gitmiş.

Mahi, konuşkan olmayan, gizli hüznünü ve ölüm korkusunu hiç anlayamadığı kocasının ardından çok ağlamış. Zamanla kendini toplayıp Hacı’sının ağzından gıdım gıdım aldığı ülkesi, ailesi hakkındaki bilgileri irdeleyip kararını vermiş. Ne olursa olsun, ölse de, kalsa da çocuklarını baba ocağına götürecekmiş. Mahi, donanımlı birinin bile göze alamayacağı bu serüvene tereddüt etmeden girmiş. Uzun süre ne ondan ne çocuklarından hanımanne ve beybabaya bir haber gelmemiş.

Ta ki bir bahar sabahı baba evinin önünde arapça plakalı pırıl pırıl bir Mercedes araba durana kadar.

Sırlarla dolu Hacı gerçekte varlıklı bir ailenin siyasi skandala karışan üyesiydi. Uzak bir ülkeye kaçmasa ve orada kendine vatandaşlık hakkı sağlayan bir evlilik yapmasa çoktan öldürülmüş olacaktı. Bu nedenle ailesi kaçışı onaylamış ve ona zarar verebilir endişesiyle hiç temas kurma girişiminde bulunmamıştı.

İşte, artık yaşlanmış ana baba evinin önünde duran şık arabadan inen, garip ama zengin giyimli insanlar Mahi, Kahire’de meşhur bir kuyumcu olan oğlu ve Suudi Arabistan’da zengin bir evlilik yapan güzel kızıydı. Kavuşma sevinci, bitmeyen soru ve cevaplarla geçen o gün her iki taraf için de unutulmaz bir anı olarak kaldı. Hanımanne, beybaba ve ailenin diğer üyeleri aynı Mahi ve evlatları gibi kendi kaderlerinin peşinde hatıralara gark olup gittiler.

Ağabey başlıklı yazı bu öykünün devamı niteliğindedir.

Ablalarım Melahat Öz ve Semahat Dalaman arasında arap bebesi gibi olan benim!

Ablalarım Melahat Öz ve Semahat Dalaman arasında arap bebesi gibi olan benim!

Ayakta soldan ikinci ağabey, soldan üçüncü ağanın yakışıklı oğlu.

Ayakta soldan ikinci ağabey, soldan üçüncü ağanın yakışıklı oğlu.

Aile

Aile

 

 

 

Hakkında Sevim Erciyes Akalın

Farkettirmeden öğretmeye, hissettirerek sevmeye devam ediyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Scroll To Top