Anasayfa / Anı / Genç Kız Olmak
Genç Kız Olmak

Genç Kız Olmak

Bu yazı “Yeniyetmelik” adlı yazının devamı niteliğindedir.

Yeniyetmelik, ergenlik derken çocuk genç kız oluverdi. Bütün küçük kızlar bir gün elbet genç kız olacaktır ama bu doğal olay bazı ailelerde, insanlık tarihinde yeni bir çığır açılmış gibi algılanır. Şamatayla kutlanır. Küçük kızın çağ atlayışında kimsenin, hatta annesinin bile haberi olmadı. Henüz doğruyla yanlış arasındaki ayrımı sağlıklı yapamayan çocuk, yeni korkular, ilave huzursuzluklar yaşamaya başladı. Genç kızlıkla, anne, babanın, ağabey ve ablaların sevgisinin yetmediği, eksik kaldığı çağ başlamıştı. Bir sevgilisi olmak nasıl bir şeydi? Öğrenmek için ne yapmak gerekiyordu?

Eve alınan gazetede, Katherine Mansfielt isimli Yeni Zelandalı bir yazarın kısa öyküleri yayımlanırdı. Öykülerden birinde, hiç sevgilisi olmamış bir genç kız çocukça bir çareye başvurmuştu. Yazdığı bir notu, yakınlarındaki koruda bir ağaç kovuğuna bırakmış, her gün gidip birinin notu okuyup okumadığını kontrol etmişti. Genç kız hep eli boş döndü. Notunda şöyle yazıyordu: “Bu notu bulan kişi bilsin ki, onu seviyorum!” O’da Katherine Mansfielt’in öyküsündeki gibi bir mektup yazmaya karar verdi. Mektubunu ağaç kovuğu yerine, evlerinin bahçesini boydan boya kat eden akıntılı suya attı. Cevap alıp almamak o kadar da önemli değildi. Aslında, suda akıp giden not “sevgi” ye yazılan bir başvuru dilekçesiydi.

Sonraki yıllar, terbiyeli genç kız kimliğine zarar vermeden geçerken ona ilgi duyan arkadaşları oldu. Bu ilgiyi bir ilk aşka dönüştürmek, biraz mutlanıp çokça üzülmek için girişimde bulunabilirdi. Bulunmadı. Özellikle, yaptığı bazı gençlik jestlerinin yadırganmasından ve gençlik acımasızlığını tetiklemesinden kırıldı. Yeterli güç ve donanıma kavuşuncaya kadar sevgi, sevgili konularında hiçbir şey yapmamaya karar verdi. Duyarsızlaştı…

Hayatta hep biraz geç kaldığını düşünürdü. Dünyaya anne babası gençken gelmemişti. Onlarla geçirebileceği hareketli ve şenlikli yılları ıskaladığı gibi, ileri yaşlarının getirdiği sorunlar ve olumsuzluklarla uğraşmak zorunda kalmıştı. İlkokula, daha küçük, kendini koruyamaz diye nispeten geç başlamış, bu gecikmenin bedelini sınıf arkadaşlarından az da olsa büyük olmanın sıkıntısıyla ödemişti. İlk gençlik yıllarında, çağın gereçlerini hep ertelemiş, arkadaşlarının erkenden yaşadığı dönemleri yıllar sonra yaşamına sokabilmişti. Liseyi bitirdi. Babası, ihtisas üstüne ihtisas yapan oğlunu finanse edebilmek için, kızını yüksek öğrenime göndermeme kararı aldı.

Bu karara isyan etti. Karşı çıkışını yüksek sesle ifade etmesi mümkün değildi. Ufukta bir çözüm işareti görünmüyordu. Çaresizdi.

Ailece tanıştıkları bilge bir öğretmeni o sabah eve okul görevlisini gönderip onu çağırınca, kaderi değişmeye başladı. Öğretmeni İngilizceye olan tutkusunu biliyordu. Hemen hazırlanıp ertesi gün yapılacak Eğitim Enstitüleri sınavına girmesini sağladı. Sonuçta, parasız yatılı öğrenimi kazanmış, babasının ekonomik yöndeki engellemesi dayanaksız kalmıştı.

Ortaokula girerken ağlayarak kabullendiği İngilizce dili yaşamına damgasını vurdu. Başarılı öğrenim dönemi bitip mezun olduğunda, yurtdışı üniversitelerden burslar kazandı. Hiç tutucu olmayan babanın, kendince geçerli sebepleriyle bütün yeni kazanımlar engellendi.

Böylece, öğretmenlik deneyimi için kendini yollara vurdu. Gençliğe adım atmış ya da henüz buna hazırlanan çocuklara öğrendiklerini aktaracaktı. Aslında bu çok güç bir misyondu. Kendisi henüz olgunlaşmamış genç kız, öğretmenliğin zorluğu ve önemini yeni yeni fark ediyordu. Öğrencilerini tanıdıkça, ufku aydınlandı. Yaşıtlarına göre oldukça geniş kültürlü ve bilgiliydi. Ama bu meslek daha fazla bilgi, daha fazla görgü ve daha fazla anlayış gerektiriyordu. İlk görevi uzak bir Güney Anadolu kentinin lisesindeydi. Aile, bu atamayı başa gelebilecek en kötü olay gibi algıladı. O ise bambaşka bir kültür ve etnik kökenleri farklı olduğu halde kaynaşmış, güzel insanların şehrini çok sevdi. Kısa bir süre sonra, kendi mezun olduğu lisede çalışmaya başlamıştı. Tabii bu tayin öyle kolayca olmamış, uzun çaba ve rica ile gerçekleşmişti.

Anne, baba tam rahatlamış, evlatlarını dizlerinin dibine getirdikleri için sevinirken, kimseyi dinlemeyip zorlu bir sınava gözü kapalı atladı. Çevrenin hayretine rağmen kazandı ve kendini başka bir ülkede, yeni bir öğrenim döneminin içinde buldu. Harika bir “kendini fark ediş” evresiydi bu. Bilgisi ve görgüsüyle birlikte, özgüveni ve özsaygısı arttı. Ayrıca, yurtdışında geçen yıllar bütün yerleşmiş yargılarına rağmen belirgin bir bağımsızlık duygusu getirdi.

Memleketindeyken tanıştığı hemen herkes ondan etkilenirdi. Yaşına göre fazla olgun ve ölçülüydü. Genç erkekler ona hayran olurlar ama aşık olmazlardı. Artık kuralları unutmaya çalışmak, hanım hanımcık olmaktan biraz uzaklaşmak zamanıydı. Beceremedi. Ya da yaşamında böyle bir devrim yapabilmek için henüz yeterince güçlü değildi.

**

Yurtdışında bulunuşu, bu konuda da güçlenmesine sebep oldu. O günlerde, anayurtta bilinmeyen “Valentine’s Day” yani Sevgililer Günü’nde denizaşırı ülkelerden gelmiş birçok arkadaşından süslü kartlar aldı. Pansiyoner olarak kaldığı evin sahibinden bu kartların “Seni Seviyorum!” ya da en azından “Seni Beğeniyorum!” anlamına geldiklerini öğrenmiş, utangaç bir tavırla gördüğü ilgiden mutlu olduğunu gizlemeye çalışmıştı.

Bursuyla yurtdışı öğrenimi aldığı kuruluş, bursiyerlerini sosyal çevre edinmeleri, aktivitelere katılmaları için cesaretlendirir hatta zorlardı. Halk dansları ve popüler danslar, sevilen ders dışı etkinliklerdendi. Bir “folk dance” çalışmasında eşler değişirken, koluna giren ufak tefek bir genç “Nihayet!” demişti. “Eline dokunmak mümkünmüş!” Dans bitip grup dağılırken, genç adam heyecanla gelip kendini tanıttı. Onu kültür merkezinin altındaki kafeye davet etti.

Ve hikaye başladı.

Genç erkek kızın dikkatini çekmek için çok uğraşmış, uzun süre tanışma fırsatı yakalayamamıştı. “Be my sweet valentine” kartını yollayan o idi. Kaybettiği zamanı telafi için durmadan konuşuyor, kendini, ailesini, ülkesini, iki yabancı ülkede tamamladığı tahsilini anlatıyordu. Hatta bir trafik kazasında kaybettiği sevgilisinden, her şeyden bahsediyordu. Konuşma giderek bir psikanaliz seansına dönüşmüştü ki, cebinden küçük bir paket çıkardı, saygıyla açtı. İçindeki saati olmayan altın kordonu, kızın elini açıp koydu ve sımsıkı kapadı. Kız şaşırmıştı. Nasıl davranacağını, ne söyleyeceğini bilemediğinden hipnotize olmuş gibi denileni yapıyor, yabancı dili erkeğinki kadar işlek olmadığından ağzından tek bir cümle bile çıkmıyordu.

Madagaskar adasının Güney Batısı’nda küçük bir ada vardır. Hani, Paul ve Virginie’nin adası: Mauritius. Oralıydı genç adam. Ailesi yüzyıl önce adaya yerleşmiş, saygın ve varlıklı kimselerdi. En genç oğulları Fransa ve İngiltere de hukuk öğrenimi almıştı.

Bir uğursuz gün, iş nedeniyle Madagaskar’a feribotla geçmiş, işi bitince nişanlısına “solid gold” olduğunu söylediği bu altın saat kemerini almıştı. Sadece kemer. Çünkü saati zaten daha önce beğenerek birlikte seçmişlerdi. Sevgilisinin mutlu olacağını düşünerek, oyalanmadan akşam feribotunu yakaladı. Sabırsızlanıyordu. Ne yazık ki rıhtımda onu bekleyen sevgilisi değil, üzüntüleri yüzlerinden okunan kardeşleriydi. Sevgili, onu karşılamaya gelirken bir trafik kazası geçirip, yaşamını kaybetmişti.

Kahroldu. Hemen ertesi gün kimseyi dinlemeyip başka bir diyarda acısını tek başına yaşamak için ailesini terk etti. Yıllar sonra yeni bir düş kurup, yeni bir mutluluk yakalayabileceğini aklına bile getirmemişti. Şimdi ufukta böyle bir umut görüyordu.

Konuşurken yudumladıkları hafif kokteylden mi, yoksa bir erkeğin hiç sansür uygulamadan iç dünyasını sözcüklere dökebilmesinin yarattığı duygusal havadan mı bilinmez, ikisinin de gözleri akmayan gözyaşları ile buğulanmıştı. Ne yazık ki iki yıl sonra yeni bir mutsuz sonun kahramanları olacak iki genç, ilginç bir dostluğun, Mauritius adasındaki gibi, her mevsimi ilkbahar olan bir dönemin mutluluğunu yaşamaya başladılar.

Genç kız, bakışların sözcüklerden daha iyi iletişim sağladığını, koşulsuz sevilmenin doyulmaz huzurunu ilk kez öğreniyordu. Genç adamda, kimsede bulmadığı zarafet ve anlayışı görüyordu.

Denizaşırı ülkelerin öğrencileri, ki bazıları evli barklı üniversite mensubuydu, derslerin dışında da birbirlerinden ayrılmaz, piknikleri, değişik bölgelere yapılan gezileri, tiyatro, opera gecelerini hep birlikte yaşarlardı. Değişik dinlerin kutsal günleri de birlikte kutlanırdı. Genç adam, iş güç sahibi olmasına rağmen kendini bu değişik ırk, din, ülke insanları arasında daha az yalnız hissettiği için gruptan ayrılmıyordu. Kız, tutku geliştiren bir yapıda değildi, ama erkek açısından olay gün geçtikçe önem kazanıyor, beraber olabildikleri birkaç dakika için meslek randevularını bile kaçırıyordu.

Önlerinde birlikte geçirebilecekleri sadece birkaç ay kalıvermişti. Mezuniyet sınavları, tezlerin hazırlanışı, araştırmaların yazıya dökülmesi gibi zorlu çalışmalarla geçecek birkaç ay. Bir de baktılar ki ayrılık günü gelip çatmış. Genç adam hiçbir millette bu kadar güçlü aile bağları olmadığını, takdir ediyor fakat aile onayı olmadan bir evladın evlilik gibi yaşamsal bir karar alamayacağına akıl erdiremiyordu. Göstermek istemese de biraz kırgındı.

En ucuz seyahat olması nedeniyle, Londra’dan trenle önce Dover’e, oradan vapurlarla sallana sallana Manş Denizi aşılıp Calais’e, tekrar trenle Via Paris Marseilles’e inilirdi. Oradan sonrası Batı Akdeniz seferleri yapan anavatan vapurlarında geçer, hasret biter ve kendi dilinizi konuşmaya başlardınız.

Victoria İstasyonunda, üzüntüden titreyen sesiyle “Gitme! Seni bir daha göremeyeceğimi hissediyorum. Beni bırakma!” diye yalvarmıştı genç adam. Genç kız, arkasında belki de bir daha bulamayacağı katıksız sevgiyi bıraktığı için, üzgün bir ruh haliyle ülkesine döndü.

Doğu yahut Batı, en iyisi vatandır…

Genç adam vazgeçmiyor, bir çare bulmak için uğraşıyor, değişik tekliflerle aileyi ikna edebileceğini düşünüp, durmadan yazıyordu. Mektuplar, zarif ve sevgi dolu mektuplar, yıllarca bir çözüm üretemeden devam etti. Genç kız, ne zaman konuyu açmak için söze başlasa “Bir yabancıyla evlenemezsin!” katı yargısıyla karşılaşıyordu. Baba, gelen mektupları görüyor, yabancı dilde olduğu için gururundan içinde ne yazdığını bile sormuyordu. Oysa otoritesi gerektirdiğinden olacak, eve gelen bütün mektupları açar, hatta okurdu.

Genç kız, yabancı dil öğrenmeyi bir zorunluluk haline getiren yıllar önce aldığı kararının isabetini şimdi anlıyordu.

Yeniyetmelik döneminde, ders kitapları dışında bütün kitapları okuması yasaklanmıştı. Sanki evde sıkı yönetim vardı. Sansür uygulamasının geçerli nedeni, o yaşların getirdiği iniş çıkışlardı. Babaya göre kitaplar okuldaki başarıyı etkiliyor, notlar genelde düşüyor, nadiren yükseliyordu. Kızın aklına bir çözüm geldi, yabancı dil öğrenecekti. Böylece istediği her kitabı okuyabilecek, “Ders çalışıyorum” savıyla babanın sansürünü etkisiz kılacaktı.

Dil öğrenecekti ama nasıl? Ne ona yardım edecek bir yakını, ne de bugünkü gibi çeşit çeşit dil öğrenim araçları vardı. Olsa da nasıl satın alacaktı ki? Tek yapabileceği bir İngilizce Türkçe sözlük edinmekti. Para biriktirip o kurtarıcıyı satın aldı.

Kurtarıcın adı “Vasıf Okçugil Lugatı” idi. Sarı saman kağıda basılmış sayfaları, yine sarı bir mukavva üstüne yapıştırılmış jelatin kağıdıyla parlatılmış kapağı, 5 santimetre kalınlığında, sayfa boyutları 7×10 olan tıknaz bir sözlüktü. Hırpalanmasın, sayfalar dikişlerinden ayrılmasın diye nazikçe aralanır, A başlıklı sayfadan itibaren kelimeler yalan yanlış okunup, ezberlenmeye çalışılırdı. Ucuz ve çarçabuk lime lime olacak bir kitapçıktı ama, İngilizce sözcüklerin yalnız anlamını değil telaffuzlarını da veriyordu. Vasıf Okçugil Lugatı böylece kızın yanından hiç ayırmadığı özel bir dostu olmuştu. Yabancı dili öğrenmede, ne kadar yarar sağladığı kestirilemezse de çocukta bir hayırlı tutkunun yerleşmesine sebep olduğu yadsınamaz. Çocukluk yıllarının unutulmaz öğretmeni Vasıf Okçugil, kim olduğu bilinmeden yaşamlara şekil veren bütün büyükler gibi her zaman teşekkürle, sevgi ve saygıyla anılır.

Günlerden bir gün, yabancı sevgiliden değil başka isimden bir mektup geldi. Bu, gencin babasının bildiği tek dilde, Fransızca, çok kibar, resmi bir kız isteme mektubuydu. İçeriği anlaşıldığında, babanın olaya bakışını değiştirmesi beklenirken, tam tersi oldu. Kıyamet koptu. Baba ölmeye yattı. Böylece bu gençlik öyküsü mutsuzlukla noktalandı. Seneler sonra, babanın bu hırçınlık ve duygusuzluğunun sebebinin yaşlıların yalnız kalma korkusu olduğu anlaşıldı ama iş işten geçmişti.

İki genç, zamanın teselli edici kollarında, umutsuz sevgilerini gülümseyerek hatırlanan güzel anılara dönüştürmekten başka hiçbir şey yapamadılar.

Hallowen Day

Hallowen Day

At Duffryn Gardens, Abe & me, June 24, 1962. Hep bir şeylere veda ederiz.

At Duffryn Gardens, Abe & me, June 24, 1962. Hep bir şeylere veda ederiz.

The welsh college of Advanced Technology Cardiff, 1961

The welsh college of Advanced Technology Cardiff, 1961

Lecturers

Lecturers

24 Haziran 1962, Duffryn Garden'da piknik.

24 Haziran 1962, Duffryn Garden’da piknik.

Yalnız bir adam bir başka yalnızda yalnılığını kutsar

Yalnız bir adam bir başka yalnızda yalnılığını kutsar

Yalnızlığın erdemi

Yalnızlığın erdemi

At a party with overseas students at Cardiff

At a party with overseas students at Cardiff

My first sari at Dwan Pouis

My first sari at Dwan Pouis

The lecturers on the presentation day.

The lecturers on the presentation day.

A cozy afternoon at Roath Park, May 1962. Photographer: Abe Hansroot. This was the best pose Abe loved. He said it shows Sevim inside me!

A cozy afternoon at Roath Park, May 1962. Photographer: Abe Hansroot. This was the best pose Abe loved. He said it shows Sevim inside me!

 

Mauritus

Mauritus

La Reunion

La Reunion

 

Hakkında Sevim Erciyes Akalın

Farkettirmeden öğretmeye, hissettirerek sevmeye devam ediyor.

2 yorum

  1. HAMİDE ÇETİN

    SİZİN HİKAYENİZ OLDUĞUNU HİSSETTİM..

  2. Çetin Egemen DAĞTEKİN

    Bugün, lisemizin mezuniyet töreninde görüşmüştük.Eve gelince, denemelerinizi, anılarınızı okudum. Çok akıcı ve duru, tertemiz. Hocam, sizin aynı zamanda iyi bir edebiyatçı yönünüzü görmüş oldum. Size sağlık ve mutluluklar diler, saygılarımı sunuyorum.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Scroll To Top