Anasayfa / Anı / Evlilik
Evlilik

Evlilik

Genç kız artık yeterli derecede öğrenimli, bilgili ve kültürlü yetkin bir öğretmendi. Üstelik sevginin değişik yönlerini tanımıştı.

Öğrencilerinin çocukluktan gençliğe geçişte içinde bulundukları karmaşayı, kocaman gözlerindeki şaşkınlık ve ürkekliği görebiliyordu. “Elimden tut yoksa düşeceğim!” çığlıklarını duyuyor, tepkilerindeki aşırılığı hoş görüp hatalarını bağışlıyordu. Onlar dünkü bizleriz diye düşünürdü. Nasıl zorlu bir savaş verdiklerini bilirdi.

Öğrenciler ona düşünmeyi öğrettiler. Bir küçük gülücükle insan yüreklerinin nasıl ardına kadar açılacağını gösterip gülümsemeyi öğrettiler. Şarkılardaki, şiirlerdeki öğrendikleri her şeydeki güzellik ve yaşama sevincini kristal bir ayna gibi ona yansıttılar. Ve hiç unutmadılar. Sadakat ve değer bilmeyi öğrettiler.

Aslında öğrenci olan kendisiydi ve öğrencilerini tanımış olmak onun şansıydı.

Artık başka mekanlar, başka insanlar, başka sevgiler, başka hayaller, başka hayal kırıklıkları kısaca başka bir yaşam zamanıydı.

**

Ataerkil ailede yetiştiği için eş tanımı hep baba imajı taşıdı. Bu imajı yıllarca karşılaştığı, ilgi gördüğü erkeklerde bulamamış olmalı ki seçimde çok zorlandı. Allah bilir böylece gerçek eşiyle karşılaşmış ama onu tanımamış da olabilirdi. “Olabilir” sözcüğü “Olmayabilir” anlamını içerir. Bu yüzden yitirilen fırsatları ve mutlulukları geçmişin sevecen kolları altında bırakmak gerek. Çünkü zaman tersine akmaz.

**

Onu bir yılbaşı balosunda tanıdı. Aslında güdümlü bir karşılaşmaydı. Gözlerini ilk o gece gördü. “Gözlerini görmek” tuhaf bir tanım olabilir. Evet, ilk edindiği izlenimi onun gözleri ve farklı renkleriydi. Sağ gözü mavi, sol gözü yeşil elaydı. Ve sanki kişiliğinin iki yönünü yansıtıyordu. Biri sükunet ve bilgelikle, diğeri bir çocuk gibi hayretle bakıyor, aralarındaki görülmüş geçirilmiş zaman farkının yaratacağı eksiler ve artılar hesaplanıyordu. Ankara’nın saygın bir sosyal kulübünün kalabalık masasında sadece suskun bakışlarla bir anlaşma yapılıyor, iki birey için bilinmeyenlerle dolu bir gelecek planlanıyordu.

Koyu renk, kruvaze bir takım giymişti. Kravatı biraz gösterişli ama yine de zarifti. “Dans eder misiniz?” elbette baloda dans edilirdi. Genç kız utanmış gibi filan davranmadı. Tebessümle “evet” dedi. Ve elini uzattı. Birlikte dans pistine yürüdüler. Dans uzadı. Oturduklarında kızın içinde kelebekler uçuşmaya başlamıştı bile. Kavalyesi iyi dans ediyordu. Son derece nazik davranıyor ve sigara değil Rebul lavanta kokuyordu.

Kız, zamanın göreceliğini bu dönemde çok iyi anladı. Günler geçmek bilmeyen bekleyişlere, onunla birlikte olduğu dönemler ise göz açıp kapamadan geçen saatlere dönüştü.

Erkeğin ailesi gelişen dostluktan memnun görünüyor ve kıza kolayca kırılabilecek bir bibloya gösterilen abartılı özenle yaklaşıyordu. Gösterilen özenin gerçekte ona değil erkeğin mavi gözü turkuaza dönüştüğünde başlarına gelecekleri bildikleri içindi.

Kız bu tutumu anlayacak ama anlamazmış gibi davranacak kadar akıllıydı. Yeni hayatına giren aile üyeleri yadsınamayacak şekilde birbirine bağlıydı. Yani o aileye sadece dahil olunur, bir üyesiyle bağımsız birliktelik kurulamazdı. Garip fakat “bana öğrettiğiniz şeyleri için teşekkürler, hoşça kalın!” diyebileceği durumlarda dahi olumsuzluğu hafifletici sebepler buldu. Duygularını değil aklını dinlediği zamanlarda bile yüzündeki gülümsemeyi silemedi. Ve ne olduysa oldu bir gün kendini ailenin içinde, kemikleşmiş günlük yaşam çizelgesi, ağır möbleli, şık aksesuarlı evde yaşarken buldu. Artık genç kız değil evli bir kadındı.

Babası deyim yerindeyse diktatörlükten emekli olmuş tonton bir yaşlı siyasiye dönüşmüştü. Evladının giderek evlenme şansını tümden yitireceğini nihayet fark etmiş olmalı ki inisiyatifi tamamen kızına bırakmış, olaylara seyirci kalmıştı.

Genç kadın hepsi başka kuşağın insanları olan aile bireyleriyle anlaşmaya çalışıyor, gizli bir dirençle hep başarısızlığa itiliyordu. Bu da doğaldı. Zira onlar aynı kuşağın ortak değerlerine sahip olmadıkları gibi aynı yöreden de değildiler. Öğrenim düzeyleri, gelenek ve görenekleri birbirinden dağlar kadar farklıydı. O Anadolu çocuğuydu. Orta düzeydeki bir memur ailesinde büyümüştü. Yazlık kışlık ev kavramı onun şehrinde yeni yeni başlıyordu. Özel günlerde gidilip kalınacak görkemli oteller yoktu. Zaten olsa da onlar gidemezdi. Kışın tiyatrolara gitmek ve alışveriş etmek için tertiplenen metropol seyahatleri düşünde bile görmediği ayrıcalıklardı. Yani, sözün kısası ona sunulan elma şekerleri aklını çelmişti. Şık bir evlilik seremonisi, beş yıldızlı otellerde balayı, çocukluğunun düşlerinden Büyük Ada’da yaz tatilleri, kışın yapılan kültür gezileri kimin olsa gözünü boyardı.

Fakat kabul etmeliydi ki evlendiği adam bir beyefendiydi ve toplumda beyefendilere pek sık rastlanmıyordu. Genç kadın bunun bilincindeydi. Bu yüzden önüne çıkacak açmazların bedelini ödemeyi başından kabul etmişti. Ödedi.

Kıskançlık, ricadan emire geçiş, “neredeydin?”, “bugün ne yaptın?” gibi hesap sorma bu davranışlara karşı çıkmak için sesini yükseltmesini bilmeyen bir muhatap varsa deneyimlenir. Genç kadın yaşamının her evresinde sevgide cömert olduğundan, sırf bu yüzden, hayatına giren herkesi yaşam realitelerine yabancılaştırmış, onlarda “meğer ben neymişim?” sendromu yaratmıştı. Aynı olayı evlendiği kişiyle de yaşadı. Zaman zaman kırıldı, hırpalandı. Dilenen özürlerle teselli bulmayı seçti. Bütün bu gelişmeler olumsuz ama evlilik kurumunu yıkacak değerde değildi. Yaşanan bir kriz uzun sürmez, sevginin dayanılmaz gücü yaşamı sessizce toz pembeye boyardı. Bir ilişkide kadın ve erkek birbirinin yanında çocuklaşabiliyorsa mutlu olmaları daha kolaydır. Genç kadın ve erkek zamanla sanki çocukluğun yaşama sevinci dolu günlerine döndüler. Bir fıkraya birlikte kahkahalarla gülebilmenin bile iki insan arasındaki bağları güçlendirdiğini anladıklarında, Abba parçaları ile dans ettiklerinde, Tanju Okan dinlediklerinde aralarındaki boşluk dolmaya başladı. Çocuklar gibi şendiler. Erkek bilmediği pek çok şeyi eşine öğretiyordu. Nasıl öğretmesin ki kadın daha küçük bir mahalle okulunda ABC’yi öğrenirken kendisi ünlü bir yabancı koleji bitirmiş. Teknik üniversiteye girmek için hazırlanıyordu. Genç kadının “küçüğüm” diye çağırıyordu. Bu hitap kadını ilginç bir şekilde mutlandırıyordu. Erkeğin öğrenimi tam bir başarı öyküsüydü. Orta öğrenimi biten gencin amacı yüksek mimar mühendisi olmaktı. Babasından tevarüs ettiği resim yapma yeteneği onun mimarlığı tercihinde etkili olmuştu. O zaman giriş sınavı filan yoktu. Kayıt yaptırılmış ve yakın bir arkadaşı ile yaşayacağı küçük bir daire kiralanmış, yüksek öğrenim esenlikle başlamıştı.

İşlek zekaları olup, düzenli çalışan üniversite öğrencileri bir de varlıklı ailelerin çocuklarıysa yüksek öğrenim tadından yenmezdi. Ailelerden gelen cömert harçlıkları biriktirip tatil dönemlerinde Avrupa ülkelerini dolaşıyorlardı. Bu seyahatler ekstra eğitim programları olarak sosyal gelişimlerine ve genç olmanın kaçırılmaması gereken heyecanlarını yaşamalarına olanak sağlıyordu. Bu yüzden üniversite yılları hem başarılı hem de eğlenceli oldu. Tahsilini genç, yakışıklı ve varlıklı oluşunun hakkını vererek yaşadı. Mezuniyet yepyeni bir dönemin başlangıcıydı. Öğrenimde aldığı ödüller sonradan kendisine tanınan olanakları fazlalaştırdı.

Cumhuriyet’in her konuda güçlü atılımlar yapılan ilk yıllarında inşaat sektörüne büyük önem veriliyordu. Yoktan var edilen başkentin imarı için çalışmalar hızla devam etmekteydi. Kentin günden güne gelişen ulaşım ihtiyacının karşılanması için dönemin yöneticileri tarafından yeni bir gar inşaatına karar verildi. Böyle bir yatırım için ülkenin genç yetenekleri görevlendirilecekti. Doğal olarak bu yetenekler İTÜ’nün başarılı mezunları arasından seçilecekti. Garın inşaatı için kurulan komisyon plan ve projenin hazırlanması için onu görevlendirdi. Genç mimarın Avrupa ülkelerinde incelemeler yapıp yurda dönmesinden yapıma başlandı. İnşaat tamamlandı ve görkemli bir törenle hizmete girdi.

Bugün başkentin amblemlerinden biri olan garın mimarının ismi “Cumhuriyet’e kanat gerenler” arasında anılmakta. Gar binası bugün de görkemli varlığı ile bir Cumhuriyet çocuğunun başarısını sessizce sürdürmekte.

İşte böyle. Yaşanmışlıklar nedeniyle aralarındaki farklılıkları yok etmek kolay olmadı. Emek vermek gerekiyordu. İkisi de bunu özveriyle yaptılar. Genç kadın büyüdü. Adam ikinci bir gençlik yaşamaya başladı. Hatta bazen çocuklaştı. Hoşgörü ve anlayışla eksikler tamamlandı. Birbirlerine ulaşmaları artık zor değildi. Ulaştılar.

Yaşamak çok güzeldi.

**

Hayatta değişmeyen tek şey değişimdir. Bu gerçeği bilseniz de her zaman içinde bulunduğunuz durumun hele arzuladığını gibiyse hiç değişmeyeceğini düşlersiniz. Bu sadece bir düştür. Mutsuzluk kadar mutluluk da sonsuza dek sürmez. Bir gün kaderin önünüze çıkardığı sürprizle dünya başınıza yıkılır, perişan olursunuz.

Bir öğleden sonra kısa bir dinlenme için uzanan sevgili adam her günkü yarım saatlik uykusuna daldı. Ve gözlerini açtığında kalkamadı, ruhu uykudaydı. Konuşmadı, gülmedi, ağlamadı. Sanki karşı konulmaz bir güce teslim olmuş, kendini dış aleme kapamıştı.

Gençlikte bir mirasyedi gibi hoyratça sarf edilen sağlığı yeniden kazanabilmek umutsuz görünse de bir savaş başlatıldı. Güncel tedaviler, ünlü uzmanlar ve dualar bir kaç ay gözlerin açık olup da hiç bir şeyin görülmediği bir uykuda bebek çaresizliği içinde yaşaması sağlanabildi.

Bir düşünceye göre insanlar bu yaşamdan ayrılmadan önce sırf sevdiklerini ani kayıpların şoke edici etkisinden korumak için uzun süre hasta yatarlarmış. O da komada kalıp aylarca suskun ve çaresiz öylece yatmaya sevdiği için mi katlanmıştı. Görmeyen gözlerle bıkmadan izlediği acaba sadece bir hiçlik miydi? Komanın nasıl bir uyku olduğunu kimse tanımlayamaz. Ne hissedilir? Bütün duygular kaybolmuşsa içinde bulunulan boşlukta ne vardır ki kalp atmaya devam eder. Kutsal görevini tamamlayabilmek için acaba ne bekler.

Genç kadının yaşadığı bir olay bu gizemli uykuya dalanların etraflarında oluşan her şeyin bilinmeyen bir yöntemle işitip, görüp hatta anladıklarını kanıtladı. Artık umudun zayıfladığı kaçınılmaz sonun yaklaştığının düşünüldüğü günlerdi.

Tanrının gerekli gördüğü nedenlerle biyolojik annesi olamadığı sevgili kızı kalınan hastanede gencecik bir doktordu. Güç verebilmek için gündüz çalışıp geceleri onunla birlikte hastanın başında sabahlıyordu. Bir gece yarısı kadın genç doktora sordu. “onu bir kez öpebilmeyi çok isterim, yapabilir miyim?” tabi öpebilirsin bir şey olmaz dedi doktor. Böyle bir destek bekliyormuş ki orada sükunetle yalnız kendi bildiği bir şeyler bekleyen, bir kaç ay öncesinin otoriter asabi ve bilge adamın yüzüne yaklaştı. “Lütfen beni bağışla sevgilim. Bana verdiğin mutluluk ve üzüntüler, öğrettiğin şeyler için teşekkür ederim. Benim sevgimi kabul et. Senin sevgini de algılamamı sağla. Seni öpüyor ve veda ediyorum.” Dedi, hareketsiz dudaklara dokundu. Belki bir ses, belki bir işaret duyarım diye üzerine eğildi, yüzünü ona yaklaştırdı.

Cansız dudaklar inanılmaz bir gayretle yanağına dokundu, kirpikleri kıpırdadı. Genç doktor yerinden fırladı. “Olamaz. Bilimsel olarak bu imkansız!” diye fısıldadı.

Kadın sarsılmıştı. Sağlıklı günlerinde bazen çocuklar gibi sadece sevgi ve sevinç içeren kelebek öpücüğü verirlerdi. Birbirlerine vedaya az kaldığından haberdar olan sevgili adam bunu hatırlatıyordu.

“Hoşça kal küçüğüm” diyordu.

“Beni unutma!”

O’nu hiç unutmadı!

1971, Otel Dedeman, Eşim ve ben

1971, Otel Dedeman, Eşim ve ben

Hakkında Sevim Erciyes Akalın

Farkettirmeden öğretmeye, hissettirerek sevmeye devam ediyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Scroll To Top