Anasayfa / Anı / Cumhuriyet Çocukları
Cumhuriyet Çocukları

Cumhuriyet Çocukları

Bu yazı “Komşu Dede” adlı yazının devamı niteliğindedir.

Pazartesi olup, okul bahçesinin uğultulu şenliğine katılmak için evden çıkınca, ortada, kamburlaşan kayrak taş döşeli bir yol vardır. Sağ tarafta bazen evlerin bahçelerine girip, bazen yola çıkan, pırıl pırıl akan yörenin deyimiyle arıklardan biri şırıldar. Sokağın genişleyip, üç yola ayrıldığı yerde tek katlı okul binası karşınıza çıkıverir. Demir bahçe kapısında kocaman bir levha asılıdır: Zafer İlkokulu!

Bahçeye girince, iki yanı ağaçlarla çevrili bir yoldan ilerler, binanın önündeki beton platforma ulaşırsınız. Köşedeki bayrak direği pazartesi sabahları ve cumartesi öğle vakti yapılan bayrak törenleri burada gerçekleşir.

Birkaç basamaklı taş merdivenden çıkıp, iki kanatlı büyük kapıdan girer girmez tahta döşeme gıcırdamaya başlar. Okul, besbelli ki eskiden büyükçe bir evmiş. Topu topu beş odası vardır. Odaların biri müdür odası, daha geniş olanı öğretmenler odası, diğerleri de dersliklerdir. Girişte, köşede bir panoda Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi, onun hemen yanında yangın çıkma tehlikesine karşı kullanılacak kırmızı boyalı kova, kürek gibi gereçler durur.

Sınıflarda öğretmen kürsüsü bir tahta masa ve tahta iskemledir. Tahta sıralar, kara tahta, duvarda bir kaç sağlıkla ilgili afiş ve kuşkusuz kara tahtanın üstünde tavana yakın bir Atatürk portresi vardır. Kışın palto, ceket, şemsiye gibi eşyalar için duvar boyunca vestiyer uzanır. Vestiyerin pek işlevsel olduğu söylenemez. Kaç çocuğun paltosu ve şemsiyesi vardır ki.

Öğretmenler yeryüzüne inmiş tanrılardır. Ölesiye korkulan buna karşın, çok da sevilen varlıklardır. Onlar, sokakta görünce öğrencilerin ellerini “hazır ol”daki gibi yanlara yapıştırıp, başlarını sert bir şekilde eğip, kaldırarak selamladıkları özel büyüklerdir.

Kendi sınıf öğretmeniniz tabii ki başkadır. Haftanın altı günü birliktesinizdir. Bir “aferin” ile gönlünüzde güller açar, “otur yerine!” ile mutsuzluğun gayya kuyusuna düşersiniz.

Öğretmenlerden sonra özel davranmanız gereken şahıs hademe amcanızdır. Geç kaldığınızda kapıyı açan odur. Hastalandığınızda evinize sizi o iletir. Soğuk ve yağışlı günlerde bahçede titremenize duyarsız kalmaz, sınıfa girip odun sobasının başında gürültü etmenize izin verir. Bu yüzden saygıyı hak eder. Ayrıca, teneffüslerde çocukları kendine arı gibi çeken sokak satıcılarını yapmacık bir kızgınlıkla kapıdan uzaklaştırır. Hiç sebepsiz kavgaya dönüşen oyunlarda bazen, istemeden de olsa bir iki tokatla oyunu durduran da hademe amcanızdır.

**

Sevgili, çok sevgili öğretmenler! ABC’yi, okuyup yazmayı, dört işlemi, Allah’ın cezası kerrat cetvelini, resim yapmayı, yapışkan kilden ne olduğu belirsiz heykelcikler yaratmayı, defterlerin kenarını çiçekler ve böceklerle bezemeyi, şarkı söylemeyi öğreten öğretmenler…

Çocuklar başarının sımsıcak dokunuşunu, başarısızlığın dayanılmaz ağırlığını, sevinci, kederi, aile bireyleri dışındaki kimselere duyulabilen koşulsuz sevgiyi sizlerle deneyimlerler. Bu yüzden ömür boyu sizi anar ve şükran duyarlar.

Elbette bu duygular öğretmenlerin aydınlanmanın yapı taşları, uygar davranış ve düşüncenin savaşçıları olduğu döneme aittir. Onlar, bizim öğretmenlerimiz, yeterli gelirleri olan, özenli giyimli, okur yazar elitlerdir. Ve, herkesin saygısını hak etmişlerdir.

Kısaca, onlar yaşamımızın olmazsa olmazları, bazıları artık unutulmaz anılarıdır.

Hepsine selam olsun.

**

Zafer İlkokulu şehrin revaçta olan bir okulu değildir. Zengin ve saygın aile çocukları tanınmış İsmet Paşa İlkokulu, Gazi İlkokulu gibi okullara giderler. Zafer İlkokulunda öykünülecek öğrenciler sadece öğrenimini annesi veya babası yanında alan öğretmen çocuklarıdır. Allah için öğretmenler onlara hiç ayrıcalık tanımazlar. Ama, bayramlarda bayrağı ve okul flamasını hep onlar taşır. Bu da çok doğaldır. Zira, okulun en iyi giyimli ve görünümlü çocukları onlardır. Öğretmen çocuklarıyla arkadaşlık etmek, okuldaki oyunlarda onlarla eşleşmek bir onurdur.

İlkbahar gelip de çocuklar podyelerinin altındaki sert yünden örülmüş kazakları, palto görevi yapan kazık gibi hırkaları atınca öyle bir hafiflerler ki, yerlerinde duramazlar. Baharın yarattığı bu değişikliğin farkında olan öğretmenler tabiat bilgisi, müzik, resim gibi dersleri açık havada yapmaya başlarlar. Bu derslere bir de “Şehrimizi Tanıyalım”, “Postane Ziyareti” gibi üniteler eklenince okulun tadına doyum olmaz. Okul bahçesinde çocuklar üçlü sıralara dizilir, kollarını uzatıp “mesafe al” komutuna uyar, öğretmenlerin “Susun!”, “Oğlum sırayı bozma!” haykırışlarıyla yola koyulurlar.

Çocuklar, daha görüş alanına girmeden dalga dalga gelen uğultu, kovandan kaçan arıların saldırısına uğrayacağınız yanılgısına neden olur.

Ne eğlencelidir o yürüyüşler bir bilseniz! Karşılaştığınız büyükler kendi okul gezilerini anımsayıp size şefkatle gülümserler. Siz, tanıdıklarınızı isimleriyle ___ teyze, ___ amca diye çağırır, onların ilgisini çektiğinizde hiçbir şey söylemeden, eksik dişlerinizi göstererek tatlı tatlı sırıtırsınız. Ne de olsa çocuklukta her şey sevimlidir, dişsizlik bile.

**

İlkbahar gelince,

İlkbahar ge-lin-ce

Her taraf şenlenir,

Her taraf şen-le-nir..

İlkbaharla birlikte birde bakarsınız ki 23 Nisan gelmiş! 23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Milli egemenlik kısmı çocukları pek ilgilendirmese de, 23 Nisan onların en büyük şölenidir.

Giysiler yıkanıp ütülenir. Beyaz yakalar, organtin kurdeleler kolalanır. 23 Nisanın asıl simgesi beyaz soket çorapla giyilen bembeyaz, ucuz lastik ayakkabılardır.

Sabahleyin tertemiz giyinilir, saçlar özenle taranır, “üstünü kirletme”, “çamurlara basma” diye tembih üzerine tembih. Ancak çocuk heyecandan sadece bir kaç lokma atıştırıp evden fırlar. Okul bahçesinde saatlerce sürecek şamataya kendini atar. Kızlar, birbirini gizlice süzerken, oğlanlar oyuna girip, kavga dövüş daha o saatte üstlerini başlarını perişan ederler. Derken sıra olunur, bin bir güçlükle yola çıkılır. Uzak olmayan tören alanına çocuk adımlarıyla varmak zaman alır. Okullar, kendilerine ayrılmış yerde konuşlandıktan sonra asıl işkence başlar. Diğer okullar gelene, kent yöneticileri ve ileri gelenler meydanda kurulmuş iğreti tribünde yerlerini alana kadar, çocukların ayaklarına kara sular iner. İlk yazın, yöreye has kızgın güneşinde açlık ve susuzluktan bitkin düşerler. Büyükler, sonsuz gibi gelen günün önemini anlatan konuşmalar yaparlar. Çocuklar canhıraş çığlıklarla kahramanlık şiirleri okur, bazen de şiiri unutup gözyaşına boğulurlar. Derken, hava aniden bulutlanır, önce isteksizce, usul usul sonra bir hışımla inen ilkbahar yağmuru törene zorunlu noktayı koyar.

Çocuklar çil yavrusu gibi oraya buraya koşuşup evlerinin yolunu tutarlar. Üst baş sırılsıklam olmuştur. Dilberim lastik pabuçlar ve beyaz çoraplar çamura bulanmış, kurdeleler solmuş çiçekler gibi saça yapışmıştır. Yavrucuklar bir suçlu gibi ezik, başları önlerinde evlerine dönerler.

**

Bir başka nisan sabahı, her günden daha özel bir gün olacaktır. O kadar özel ki, çocukların yetişkin bireyler olduklarında bile duygulanıp, gözleri yaşararak anımsayacakları bir sürpriz.

O sabah, bütün ilkokullar İncilipınar’a davetlidir. Yine erkenden, okul bahçesi pazar yerine dönmüş, üçerli sıralar halindeki çocuklar arka sokaklardan İncilipınar’a doğru yola koyulmuşlardır.

İncilipınar o günlerde, kentin hemen dışında, birbirine ulanan havuzları, aralardaki minik çağlayanları, ulu ulu çınar ağaçları ile gözde bir mesire yeridir. O gün, hafta sonu olmadığından İncilipınar sadece çocuklara aittir. Okullar, kendilerine ayrılan köşelere yerleşirler. Dönüşte karmaşa yaşanmasın diye çocuklara kendi bölgelerinden ayrılmamaları söylenir. Neşeli çığlıklar içinde öğretmenlerin sesleri duyulmaz olur. Kahkahalar, hıçkırıklar birbirine karışır. Hiç fark etmeden öğlen olmuş, çocuklar kurt gibi acıkmışlardır. Bu gezi ilan edildiğinde, kimsenin yanında yiyecek, içecek getirmemesi özellikle tembih edilmiştir.

Daha okullar buraya ulaşmadan, uygun yerlere kurulan kocaman kazanlarda et pişirilmeye, içi nohutlu tereyağlı pirinç pilavı demlenmeye, mis kokulu çam fıstıklı irmik helvası kavrulmaya başlamıştır.

Kentin varsıl, yoksul bütün yörelerinden gelen miniklere bol bol etli pilav ve helva tam öğle vakti dağıtılır. Yemeklerini döke saça, zevkle yiyenler tadına doyulmaz oyunlarına hemen dönerler.

Bugün Atatürk’ün hayırı yapılmaktadır. Çocuklar bugünün önemini belki duymuşlar ama pek anlamamışlardır. Onların yapmacıksız mutluluğu Atatürk’e ulaşan en güzel duadır. Elbette birlikte olan yetişkinler, irmik helvasını yedikten sonra üç kulhüvallahi, bir elham okuyup, Onun ruhuna göndermeyi ihmal etmemişlerdir.

O güzel kentte acaba hala Atatürk’ün hayırı yapılır mı? Çocuklar, yorgun argın evlerine dönerken yine melodisini katlederek;

Bugün 23 Nisan,

Neşe doluyor insan

şarkısını söylerler mi? Ve asıl önemlisi; o günlerin çocukları, yani şimdinin olgun yetişkinleri Atatürk’ün onlara emanet ettiği cumhuriyete ve diğer bütün değerlere sadakatlarını sorgulayıp ara sıra düşünürler mi?

Elbette düşünürler!

Hangi koşullarda yaşarlarsa yaşasınlar, ne zaman içlerine dönüp baksalar, bilirler ki uygarlığın aydınlığı ruhlarına işlemiştir, o coşku yüreklerini hiç terk etmez.

Çünkü onlar, “Cumhuriyet Çocukları” dır.

Hayır Geleneği” başlıklı yazı bu öykünün devamı niteliğindedir.

Hakkında Sevim Erciyes Akalın

Farkettirmeden öğretmeye, hissettirerek sevmeye devam ediyor.

Bir yorum

  1. HAMİDE ÇETİN

    KENDİ ÇOCUKLUĞUMU, MAHALLEDEKİ EVE YAKIN 12 EYLÜL İLKOKULUNU YAZINIZLA YENİDEN YAŞADIM SANKİ.. TEŞEKKÜRLER.. HER ŞEY TAM DA BÖYLEYDİ..

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Scroll To Top