Anasayfa / Anı / Büyümek
Büyümek

Büyümek

Bu yazı “Ağabey” adlı yazının devamı niteliğindedir.

Zaman geçti. Her şey sessiz sedasız değişti. Aileye yıllar sonra katılan, babanın katı disiplini ile kendi kozasına çekilmiş evin küçük kızı da büyüdü.

Birden önünde bambaşka bir evrene sihirli bir kapı açıldı. Artık kendini yalnız hissetmeyeceği bu benzersiz evrene kabulünü sağlayan mucize “okumak”tı. Bir macera başladı ki olursa bu kadar olur!

Okuma ve yazmayı üç derslikli küçük bir mahalle okulunda öğrendi.

**

İkinci dünya savaşı sonrasının kahırlı ve parasız yıllarında yaşanan çocukluklar oyuncaksız, deftersiz, kalemsiz ama umut ve coşku doluydu. Dikiş makaralarının yarısının ortasındaki oyuğa küçücük kalmış bir kurşun kalem sokularak topaç, tel parçalarından çember, tekerleği dönmeyen arabalar, uzunca bir daldan at, küçük çomaklar ve bez parçalarından bebek yapılırdı.

Kız çocukları imrendiği mum bebekler pahalıydı. Hem de en ufak bir çarpmada ağzı yüzü eğrilir, çocuğa gözyaşı ve mutsuzluk getirirdi.

Asıl yoksunluk okul başlayınca can yakıcı olurdu. Çünkü, az sayıda da olsa bazı çocukların siyah satenden dikilmiş podyeleri (okul önlükleri), pırıl pırıl boyalı fotinleri, küçük bir valiz görünümündeki deri çantalara doldurulmuş okul gereçleri diğer çocukları kıskandırırdı.

Çoğunluk orta halli ailelerin evlatlarıydı. Onların okul önlükleri de siyah satendi güya, ama, daha ilk yıkamada parlaklığını yitirir, yeri iyi olmadığından yeni iken bile göz alıcı görünmezdi.

Hele çantalar! Kalınlaştırılmış mukavvadan deri görünümü verilerek yapıldığından okulda veya evde bir yere atılsa, üstüne ağır bir şey konsa, fazla doldurulsa kırılır, yırtılır en azından açıp kapama mekanizması bozulur ve taşımak bir eziyet olurdu. Çantanın içindekiler ayrı birer sorundu. Süt beyaz defterler özel ve pahalıydı. Çoğu çocuk beyaz kaba kağıttan yapılmış ya da daha kötü hamurdan üretilen sarı defterleri kullanırdı. Sarı deftere yazmak neyse de yanlış yaptığında silmek bir dertti. İncelip çabucak yırtılmasın diye bir elinizle kağıdı tutar diğeriyle sanki çok acılı bir yarayı temizler gibi nazik ve özenle, diliniz dışarıda yavaş yavaş silerdiniz.

Kalemlerin soy ismi faber’di. Zaten sadece kurşun kalem, boyalı kalem ve sabit kalem diye belalı bir tür daha vardı. Tabii bir de çeşit çeşit uçları takabildiğiniz divit ve mürekkep hokkası.

Yazmayı öğrenir öğrenmez “yazı dersi” başlardı. Tahtaya çizilen çift çizgilere normal harflerin ve büyük harflerin nasıl yerleşeceği gösterilirdi. Öğrenilenler özel yazı defterine geçirilir ve ne hikmetse bu alıştırmalar mürekkeple yapıldığından çocukların ömür törpüsüydü. Törpü mörpü, çocuk el yazısını güzel yazmayı mutlaka öğrenirdi. Öyle kitap harflerini yan yana dizerek, büyük harflerle yazı yazmak,noktalama işaretlerini yok saymak affedilmezdi.

Sevgili kurşun kalemler! Yazarken “gırç gırç” diye ses çıkarıp insanı deli etmez, tek çizgili süt beyaz defterlerde yağ gibi kayardı. Onun da ucunu sivriltmek, ucunu açmak gibi dertleri vardı elbet. Kalemtıraşla açabilirdiniz ama uç durmadan kırılır sallanmayan bir uç elde edene kadar kaleminiz yarısını yitirmiş olurdu.

Ama dert değildi. Malzemenin kötülüğünden çarçabuk sigara izmaritine dönen kalemler için bir çözüm üretilmişti. “Kargı” denilen kamıştan yapılmış portatif bir sap satılırdı. Böylece minicik kalmış kalemler bile kullanılabilirdi. Kalemleri tez vakitte kamıştan bir kıstırıcıya mahkum etmemek için kalem açma görevi bıçak ve çakı kullanmakta yetenekli baba veya ağabeylere verilirdi.

Kalıcı olması istenen yazılar divit kullanmakta beceriksizseniz sabit kalemle yazılırdı. Masadan kalktığınızda elleriniz, ağzınızın kenarları, büyük olasılıkla bütün yüzünüz mor lekelerle kaplanırdı. Çünkü sabit kalemle yazmak için ucunu ağzınızın kenarına sokup ıslatmanız gerekirdi. Kaleminiz kazara beyaz patiska yakanıza değmişse yaka asla iflah olmaz ve siz gününüzü görürdünüz.

Küçük kızın evi okula olsa olsa beş yüz metre uzaktaydı. Bu gidiş gelişler yine de onun hayatının serüveni olmuştu.

Etrafına, aşırı korumacı büyüklerinin çizdiği yasak çemberinin ilk kırılışı, bağımsızlığa açılan ilk kapıydı.

Yaşasın okul!!

**

Okulu, aynen alfabelerdeki gibi sevimli alçacık bir binaydı. Sadece üç dersliği olduğundan üçüncü sınıfı bitiren çocuklar, zorunlu olarak çevredeki okullara dağılırdı.

İlkokul yıllarının anıları çocukların belleğinde hayalle karışmış olarak bölük pörçük yaşar. Net olarak hatırlananlar nedense resim, müzik, el işi dersleri, yapılan okul gezileri ile ilgilidir. Bu, yaşanarak öğrenilen bilginin kalıcılığının kanıtıdır belki de.

Teneffüsler okulda geçen zamanın en cümbüşlü bölümüydü. Ya koşulur, kavga edilir, oyun oynanır ya da çantaların zulalarında saklanmış özel hazineler ortaya çıkardı. Kimin daha değerli objelere sahip olduğu, dolayısıyla gıpta edilecek, daha doğrusu kıskanılacak durumda olduğu çaktırmadan saptanırdı.

Kızların olmazsa olmaz serveti Amerikalı çocuk artist “Shirley Temple” idi. Çocuklar arasında ismi “Şirley”di. Genellikle iri, ufak bütün çikolata paketlerinden çıkan kartpostalları paylaşılamazdı. Nestle ve Mabel markalarını taşıyan çikolatalar boyutları nasıl olursa olsun, çocukların doyamadığı yiyeceklerdi. Pahalı olmasına karşın katkı maddesi içermez, yerken, ağzı yüzü kahverengi lekelerle kaplanan çocuğa gerçek bir mutluluk yaşatırdı. Elbette çocuklara verilen en makbul ödüldü. Bu ödülü almak özel çaba ve özveri gerektirdiğinden pek sık ele geçmezdi.

Kızlar Shirley ve nadiren diğer çocuk artist kartpostalları içeren kendi kart bankalarını oluşturmak için “kart takası” yöntemini kullanırlardı. Takas, sessiz sedasız başlasa da kavgalar, pazarlıklar, çığlıklar eşliğinde gerçekleşir, iki taraf da aldatıldığını, hakkının yendiğini iddia eder, gözyaşlarına boğulurdu.

Neyse ki çocuk mutsuzlukları uzun sürmez. Gözyaşları şıp diye kesilir, yeni bir oyunda küslükler neşeli çığlıklar arasında unutulur giderdi.

Oğlanlar Shirley’lere küçümseyerek bakar, kızlarla alay eder onları üzerlerdi. Favori kahramanları Denizler Hakimi Baytekin, Tarzan ve Kovboy resimleriydi. Bu kartlar gazoz kapağı, bilye gibi çocuklar arasındaki alışverişin geçerli paralarıydı.

Minyatür gibi okulun dut ağaçlarıyla çevrili bahçesi gününü gürültüler, neşeli ya da üzüntülü çığlıklarla yaşar, çocuklar evlerine dönünce suyu çekilmiş değirmene dönerdi.

Akşamüstleri yaka, paça bir tarafta, yorgun eve dönen çocukları: “Haydi, kahvaltını et, doğru dersinin başına!” ihtarı büsbütün halsiz bırakırdı.

Ah, şu ödev denilen şey olmasaydı, ne güzel olacaktı. Defter, kalem ve kitaplarla uğraşan çocuklar yemeğe çağırılır, bir şeyler atıştırmış olduklarından sofrada uyuklamaya başlar, ara sıra başı uykuyla öne düşer, ancak o zaman gözlerini açabilirlerdi.

Uyku başka bir ülkeydi. Tadına doyulmaz çocukluk uykuları! Tehlike anında kurtarılacak ilk şey olmanın, açılan üstünün örtüleceğinden, en ufak bir rahatsızlıkta ateşinin serin bir elle kontrol edileceğinden emin olarak uyunan, o denizler kadar derin uykular…

Rüyaların serüvenlerle dolu ortamını bırakıp sabaha uyanmak çok zordu. Zor da olsa, tekdüze tekrarlanan “Kalk artık, geç kalıyorsun!” komutlarıyla açılan, dünyayı ve ev halkını ilk kez görüyormuş gibi bakan yuvarlak şaşkın gözler uzun sürmez dünya yaşamına hemen uyum sağlardı.

Okul! Okul var! Temiz, Hacı Şakir kokulu önlük, beyaz patiska yaka, kitaplar, defterler, kalem kutusu derken kahvaltı bile önemini yitirir, taş döşeli yoldan, ama, mutlaka koşarak okul bahçesinin uğultulu şenliğine katılınırdı.

Pazartesi ders var,

Okullar başlar!

Okullar, şıngır mıngır okullar

Şıngır mıngır okullar başlar!

Salıya geç kalma,

Uykuya dalma

Uykuya, mışıl mışıl uykuya

Mışıl mışıl uykuya dalma!

Not: Bu okul şarkısı iki kuşak öncesine aittir. Bu yüzden “okul” sözcüklerinin yerinde “mektep” vardır.

**

Okumayı öğrendikten sonra her şey hızla değişti. Hayatındaki bu kökten devrim başka bir evin çocuğu olsaydı gerçekleşir miydi? Bilemeyiz… Çünkü hiçbir olay rastlantı değildi ve durup dururken oluşmuyordu.

Ona olan düşkünlüğünü kendince doğru kararlarla bir tür tutsaklığa dönüştüren baba, gerçek bir okuryazardı. Çocuk, onu ileri yaşlarında hep gözlüğü burnunun ucuna düşmüş, bir şeyler okuyup notlar alırken hatırlardı. Her günün sonunda hiçbir fevkaladelik içermese de günün bütün olaylarını “Ece Muhtırası’na” özenle kaydederken gözlüğünün üstünden bakar, ev halkının yasalara uyup uymadıklarını denetlemeyi unutmazdı. Anne de adet böyleymiş diye yavaş yavaş gazete, karikatür, hayat gibi günün popüler yayınlarını okur, en azından ülkede olup bitenlerden haberdar olduğunu uygun vesilelerle belirtirdi.

Böyle bir ortamda büyüyen çocuk, içinde bulunduğu dünyasından hoşnut değilse ne yapar? Okumanın ve öğrenmenin büyüsünü keşfedip rengarenk ve sadece ona ait başka bir dünya kurardı. Aynen öyle yaptı…

Önce “Çocuk Dünyası”, “Çocuk Alemi”, “Yavrukurt” gibi dergilerle tanıştı. “Mickey ile Minnie”, “Küçük Ayı Rupert”, “Tintin”, “Denizler Hakimi Baytekin”, nice dostlar ve öyküler koşa koşa geldiler ve hayatını değişik renkler ve zevklerle bezediler.

Yıllarla birlikte beğeniler de değişiyordu. Bir süre dedektif hikayeleri ilgisini çekti. “Sherlock Holmes”, “Not Pinkenton”, “Cingöz Recai” serüvenlerinin incecik fasiküller halindeki yayınlarını korkudan ürpererek okurdu. Dedektif öyküleri içinde Sherlock Holmes favorisiydi. Her hafta beş kuruşa aldığı, çabuk bitmesinden korktuğu için başlamayı geciktirdiği Sherlock Holmes’ler ilk baharla okuma programına girerdi.

Öykü okumanın da bir ritüeli vardı. Genellikle hafta sonları sakin bir köşe ayarlanır, komşu dededen yüz paraya bir kase dolusu yeşil erik alınır, yıkanır ve okuma, eriğin çiğnerken çıkan gevrek çıtırtıları ve kokusu eşliğinde başlardı. Yeşil erik kokusu! Böyle bir koku gerçekten vardır. Öyle belleğine yerleşmişti ki ne zaman, artık kendi dilinde okumaya başladığı Sherlock Holmes’i eline alsa o nefis erik kokusunu duyardı.

Komşu Dede” başlıklı yazı bu öykünün devamı niteliğindedir.

Hakkında Sevim Erciyes Akalın

Farkettirmeden öğretmeye, hissettirerek sevmeye devam ediyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Scroll To Top